Meğer Ben Kovidmişim

Kişisel hastalık tarihimde iki ikonik an var.

Aslında üç…

Birincisi, 2015 Şubat’ında, Deniz’le Derin’i üç haftalık kuzenleriyle tanıştırmak için İzmir’e götürdüğümde, Ece’lerin salonundaki divanda otururken üzerime çöken ağırlık hissiyle birlikte giderek minderlere gömülmem ve bir daha da kalkamam. Aniden yükselen ateşim o gece bayılıp yere düşmeme, ertesi gün hastaneye gidip influenza teşhisi konulmasına, ilerleyen günlerde kendi kendime İstanbul’a uçabilecek halde olmadığım için Doğan’ın uçağa atlayıp bizi almaya gelmesine sebep olmuştu.

İkincisi yine bir influenza vakası, bu kez daha eski, Derin’e hamileyken. O zamanlar domuz gribi yeniydi ve hatta “Aşı olmayan hamileler domuz gribi olurlarsa ölürler” falan dediydi Sağlık Bakanı. O zamanki aşıya güven yoktu, içinde adjuvan mı cıva mı ne bir şeyler vardı, vallahi hatırlamıyorum, geçmiş gün. Neyse işte benim doktorum da, halam da aşı olmamı önermemişti, ben de olmamıştım, sonra hastalığın kendisini olduydum. Ve ölmediydim. Ama işte öleyazdıydım, yani o kadar ağrım vardı ki ölücem sanmıştım. Hatırlıyorum da babamın kolunda acil kapısından bir girişim var, o biçim…

Üçüncüsü de yine influenza ile ilgili diyecektim ki değil. Daha doğrusu ben öyle olacağını sanıyordum çünkü Covid’in esamesi okunmazken buralarda, ortalık influenza kaynıyordu. Hatta ben “Her burnu akan kendine grip oldum demesin kardeşim!” falan diye atar yapıyordum. Sonra 2020 Mart’ında bir covid olayı başladı ki influenza’nın adı sanı duyulmaz oldu.

Ama ben geçtiğimiz Cumartesi günü vücut ağrılarım başlayınca yine kadim dostum influenza virüsü ziyaretime geldi diye düşündüm. Bir gece önce hiçbir şeyim yoktu, Doğan’la güldük eğlendiydik; sabah da kalkıp denize gittik, Aslı’lar gelecekti, onlarla buluşacaktık falan. Sabah hafif bir geniz akıntım vardı ama oralı olmadım çünkü bazen kuruluktan falan da oluyor öyle şeyler… Gittik denize, bir keyifsizlik var üzerimde, yüzdüm geldim ama anlamlandıramadığım bir durum var. Hafif bir kırgınlık başladı fakat ben hâlâ toz kondurmuyorum çünkü yani ne münasebet?

Sonra Aslı’lar geldi, onlarla oturduk ama yok, benim keyfim yerine gelmiyor, aksi gibi kırgınlığım da giderek artıyor, dedim “Kalk Doğan, eve gidelim.” Kalktık geldik ama yolda nasıl geldiğimi bir ben bilirim, her yerim ağrıyor. Dedim “yaz günü grip oldum, aferin bana.” Covid hiçbir şekilde aklıma gelmiyor çünkü iki buçuk senedir olmamışım ya, sanki hiç olmayacakmışım gibi… Covid başkalarının başına gelen bir çeşit şehir efsanesi benim için…

Eve geldik, yatağa kendimi nasıl attığımı bilmiyorum. Halamı aradım, dedim böyle böyle, dedi ki “Git PCR yaptır, bi de influenza da baktır.” Ben hâlâ PCR’ın şart olduğunu düşünmüyorum çünkü eminim influenza olduğundan ama halamı mı kırıcam? Gittik Acıbadem’in PCR test şeysine… Dedik böyle böyle, dediler ki burada sadece PCR yapıyoruz, influenza da istiyorsanız acile gitmeniz lazım. Ne acile gitmesi, benim koltuktan kalkacak halim yok, beni doğrudan servise yatırsalar itiraz etmeyeceğim. Neyse Doğan gitti öğrendi geldi, kalktık gittik acile ama inan bana buraları hayal meyal hatırlıyorum, artık ne kadar ağrım varsa. Test yerinde beklerken “Madem buraya kadar geldik, burada PCR örneği ver, içeride Influenza için tekrar alırlar” dedi diye Doğan’a bağırdığımı hatırlıyorum çünkü “Burnuma iki kere çubuk sokturmak istemiyorum!” Sonunda iki kere sokturmam gerekti, o ayrı.

Acilde örnek aldıktan sonra tansiyon bakalım, satürasyon bakalım falan dediler, ben o ara sen bi ağla, bi ağla… Sadece ağrıdan ağlıyorum ya, ve bak bu işte ağrıdan ikinci ağlayışım, birincisi yine hastanede, bu kez yer olmadığından bi tane sedyenin üstündeydi işte o 2015 Şubat’ında. Tam o anda demiştim (daha o zaman pandemi falan yoktu) “1918’de bir grip salgını olmuş da insanlar böyle ölmüş demek” diye aklımdan geçirmiştim of ne biçim bi şeydi…

Neyse eve geldik ben yattım, her yerim inanılmaz ağrıyor. İnfluenza testi bir saate çıkar dediler, PCR sekiz saati bulur dediler ama ben biliyorum, o kadar bulmuyor aslında… Aradan geçti bir saat iki saat, ne influenzadan ne kimseden haber yok. Acıbadem’in uygulamasına bakayım dedim, şifremi hatırlamadığımdan giremedim, telefon açtım müşteri hizmetlerine, adam beni iki saat uğraştırdı falan, “Siz bana test sonuçlarımı gönderin alla’sen” derken telefonum çaldı, baktım arayan 312’li bi numara. “Abbaaaaooowww” dedim, “sçtık, kesin pozitifsiniz diyecekler.” Nitekim ilçe sağlık müdürlüğünden mi ne işte bir yerden arayan hanımefendiye selam sabah vermeden “pozitif mi?” diye sordum, “Evet” deyince “Eyvahlar olsun” çıktı ağzımdan. Meğer ben covid’mişim.

Sonrası bulanık. Üç gün boyunca, nasıl diyeyim size, bebeğin bir türlü doğamadığı bir doğum sancısı gibi düşün. Aslında hastalıkları doğumla karşılaştırmayı da hiç sevmem çünkü birincisi bir illet, ikincisi kutlu bir olay ama sancı kısmı gerçek ve acı ya hani, ve gerçekten, hele o bitmek tükenmek bilmeyen sırt ağrılarım sırasında, doğum boyunca gidip gelen bel ağrımı hatırladım. Ancak o bile insaflıydı çünkü geçiciydi, çünkü sonunda ödül vardı, bu ne böyle anam babam ben hayatımda böyle bir şey yaşamadım ya.

Bugün beşinci gün ve ben ilk kez ağrısız uyandım. Beş gündür ne yaşadığımı, ne acı çektiğimi bir ben bilirim, ama başka kimseye ciddi bir şey olmadı ya, ben buna razıyım. Benden sonra Derya düştü, sonra Derin, en son annem “Başım ağrıyor, öksürüyorum” deyince kendi ağrımı unuttum da Doğan onu PCR’a götürdü hemen. Daha iki saat geçmemişti doktor aradı “pozitif” diye ve olamazdı çünkü iki buçuk senedir annemi de, babamı da korumak için yeri geldi aylarca kimseyle görüşmedik biz. Çünkü ikisinin de akciğerleri sorunlu, ikisinin de hastalanmaması lazım, üstelik babam zatürreden yeni kalktı. Neyse halam hemen olaya müdahale etti, annemi bir geceliğine yatırdı doktor. İlaç verdiler, 65 yaşın üzerine uygulanan bir antiviral ilaç varmış bak aklınızda olsun; serum falan dayadılar, ertesi gün çıktı hastaneden annem çok şükür. Ben bile inanamadım. Üstelik benden daha iyiydi çıktığında…

Sağlık Müdürlüğü’nden arayıp da “Pozitifsiniz, 1 hafta karantinadasınız” dediklerinde -henüz evin yarısına bulaştıracağımı bilmediğimden- ne yalan söyleyeyim, akut dönemi atlattıktan sonra dinlenirim sanmıştım. Güya odamdan çıkamayacak, odada dizi falan seyredecektim, ne bileyim, kitap falan okuyacaktım. İstanbullu Gelin’i seyret demişti Zeynep, zaten Ece de ne zamandır diyordu, benim de aklıma yattı, onu seyredecektim. “Karantina sırasında üç kitap bitirdim” demişti birileri, ben de Kedi Mektupları‘nı bitirip yayınevinin yeni gönderdiği bir kitaba başlayacaktım. Ne İstanbul’u, ne Gelin’i; bırak bilgisayarı, gözümü açamadım be dört gün boyunca…

Gözümü açamadım ama, kapayamadım da ha… İlk iki gün kas ağrısından uyuyamadım. Üçüncü gün olayı çözdüm, magnezyum aldım hemen, bu kez de i-na-nıl-maz bir sırt ağrısı yaşadım. Ama nasıl bir ağrı biliyor musun, ne sırt üstü yatabiliyorum, ne yüzükoyun yatabiliyorum, ne oturabiliyorum, ne kalkabiliyorum. Sabah beş buçuğa kadar yatakta döndüm durdum. Bir şey okuyamıyorum, elime bir şey alamıyorum, öyle uykuyu kovalıyorum, ara ki bulasın. En sonunda sabah altıda sızmışım yedi buçuğa kadar; kalkıp bir şeyler yedikten sonra yeniden yatağa uzandığımda iki saat kendimden geçtim. Ki benim gündüz uyumam görülmüş şey değil (yani işte ya hamile olmam lazım, ya da çok aşırı hasta). Öğlen kalkıp bir şeyler yedim, hop, tekrar iki saat daha… Akşam da insani bir saatte uykum geldi ve sabah kadar nasıl uyuduysam sabah kalktığımda sırt ağrım kalmamıştı. Resmen uykuda iyileştim.

Benden başka çocukların ikisi de hasta olduğu için bizim karantina tersine döndü, Deniz’i odasına hapsettik (zaten evdeyken odasından çıkmadığı için hiç zor olmadı), benim odamsa yol geçen hanına döndü. Doğan zaten ilk günden salona taşınmıştı, ikinci gece Derya ateşlenince o geldi yanıma, ama baktım ben uyuyamıyorum, eh, Derin de pozitif olunca Derya odasına geri döndü ertesi gün. Çocuklar gidip gelip “Vay senin yatağın ne kadar güzel, aman ne kadar da rahat” diye iştahla baktılar, dedim “Gidin başımdan, babanızı kovmuşum, sizi mi kovmayacağım.”

Öyle, böyle derken beş gün geçti. Bugün biraz daha normal bir insan gibi uyandım ama çoğunlukla yatakta ama artık uzun oturarak geçirdim. Arada iş güç de yapmadım değil, bulaşık makinesini yerleştirdim, banyo lavabosunu ovdum, çarşafı değiştirdim falan ama normalde yaptığımın beş katı zaman ve yirmi katı efor harcadım bunlar için…

Tat ve koku kaybı olmadı, dilerim de olmaz çünkü o ne biçim bir şey öyle… Ece’nin ikinci kovidinden beri koku hissi tam olarak gelmemiş yerine, istemem öyle bi şey, olmasın inşallah.

Hastalanmasaydık eğer dördüncü aşımızı olacaktık, zaten olmamızın zamanı gelmişti de tam Ece’lerin dönüşüne denk geldi, sonra da işte Derya’yı Aydın’a götürdüm göz kontrolüne (ki ya orada, ya da yolda, benzincide falan kaptım herhalde, belki de akşam Mor ve Ötesi konserinde), bu hafta, okullar açılmadan aşı olmaktı niyetim, çocuklar okula gitmeden aşılansınlar istemiştim, onun yerine hasta oldular. Bir tek Deniz hastalanmadı, hastalanmamak için de çok uğraştı, halbuki okul başlamadan olaydı iyiydi ama yok, çok direndi, e ne yapalım çocuğu zorla hasta edecek halimiz yok.

Derya’nın uyum haftasıydı bu hafta, çok heyecanla bekliyordu başlamayı, öğretmeniyle tanışmayı… Onu kaçırdı garibim. Deli gibi işimiz yığıldı şimdi, üç çocuğun kırtasiye ve forma alışverişi… İşin kötüsü hafta sonuna kadar karantinada olduğumuz için çıkamıyoruz da dışarı, halbuki ben hafta sonu denize gidecektim, şimdi forma peşinde koşacağız, üstelik tek bir tişört olmuş 200 lira, neyse o konuya hiç girmeyelim.

Ya da girelim ya dur, evet; tek bir tişört, kısa kollu tişört 150 lira, uzun kollusu 200 lira. Şort 150, pantolon 200 lira. Tek bir çocuğa yedeğiyle falan forma almaya kalksan bin lirayı geçiyor, 1000. Kusura bakmayın ama benim bu gerçeklikle barışmam mümkün değil. Ya da bakın ya, bana ne…

Velhasıl, covid bizi deldi de geçti diyeceğim ama haksızlık olacak. Çok daha ciddi atlatabilirdik; babama geçmemiş olması, annemin hafif atlatması, Doğan’ın hastalanmaması falan hep verilmiş sadakamızın olduğunu düşündürten şeyler… Benim şaftım kaydı, üç gün uyuyamadım falan ama o kadar da olsun artık, herkes iyi ya, ben razıyım.

Hem çok zor, bir o kadar da şahane bir yazın unutulmayacak bir sonu oldu bu. Bir çeşit sabır ve dayanıklılık testiydi belki de benim için, zorlandım, ama geçtim.

Meğer Ben Feministmişim

Bundan yaklaşık sekiz sene önce, ilk kitabım Annelik Her Zaman Tozpembe Değil’in yayımlanmasından bir sene sonra, o zamanlar Dijital Topuklar’a ilham vereceğini bilmediğim Blogher‘e katılmak üzere San Francisco’ya uçarken, tam uçaktayken yani, ikinci kitabımı yazdım. Henüz uçak iniş yapmadan, ben taslağını çıkarmıştım.

Araya giren bir sürpriz gebelik, bir Dijital Topuklar, bir küresel pandemi, bir şehirler arası taşınma, sekiz Üzüm Hanım’ın Taneleri ve irili ufaklı biiiiiiirçok şeyden sonra, uçakta taslağını çıkardığım o kitap, bugünlerde satışa çıkan ikinci kitabımın küçük bir bölümü olarak kaldı.

Sekiz sene önce yazmaya niyet ettiğim kitabın bambaşka bir şeye dönüşmesine neden olan ilk şey, Özge Atalay Küçük’ün blogumu konu alan doktora teziydi. Özge’nin tezinde “süper annelik/kadınlık mitini sarsmakta” olduğumu söylemesi bana “Kız yoksa ben cidden feminist miyim?” dedirtti.

Özge’nin aklıma düşürdüğü karpuz kabuğunun peşinden yola çıktığımda ilk danıştığım kişilerden biri olan Derya’nın (Divrikli) okumam için kapısını araladığı feminist külliyat beni inanılmaz bir iştahla donattı ve okuduklarımdan yola çıkarak başladığım aydınlanma yolculuğu, bundan üç sene önce yeni bir kitaba dönüşmeye başladı. El yordamıyla keşfettiğim bu feminist uyanışımı anlattığım bu kitabın adı “Meğer Ben Feministmişim” olacaktı.

Birini küresel pandemi ve onu takip eden bir şehirlerarası taşınmaya kurban verdiğim iki senenin sonunda, kitaba ayıracak zaman bulamaz, bulduğumda da yönümü kaybetmiş gibi hissederken ben, Meriç’le (Mekik) yollarımız kesişti. Eğer kitap yazmak bir çeşit “uçmak”sa -ki benim için öyle oldu- Meriç de benim kanatlarımın altındaki rüzgardı. Onun yoldaşlığı, bu kitabı bu şekilde yazabilmemi sağladı. Ve kendisinin benim ilk kitabımın çıkmasına da vesile olan kişi olması, bu buluşmanın tesadüf değil, geç kalmış -ya da aslında tam zamanında gerçekleşen- bir buluşma olduğunu gösteriyordu belki de…

Yazmak, birçok sebepten kolay olmadı benim için. Fiziksel imkânlar (ya da aslında imkânsızlıklar) bu sebeplerin önemli bir kısmını oluşturuyordu. Kitabı aktif olarak yazdığım üç senenin yarısında çocuklar, akla hayale gelmeyecek bir pandemi yüzünden, dışarıya adım atamamacasına evdelerdi.

Ama yazmanın zor olması sadece bu yüzden değildi. Giriş yazısından kısa bir alıntı yapacak olursam

Bu kitabı yazmak benim için kolay olmadı. “Feminizm” ve “feminist” kelimelerini kendime dair telaffuz etmek zaman aldı benim için. Bazı şeyleri kendime yakıştırmam için “haddimi aşmam” gerekti.

Bu kitabı bir çeşit çözümleme olması niyetiyle yazdım. Yıllarca sadece teorik olarak asılı durduğunu sandığım fikirlerin aslında hayatın ta içinden olduğunu fark ettikten sonra, akademik jargonların kendi hayatımdaki karşılıklarını ortaya dökmek, hem yalnız olmadığımı görmek hem de yalnız olmadığımızı göstermek istedim.

Kitaptaki bazı paylaşımlar tetikleyici olabilir. Bazı şeyleri yazmak benim için de kolay olmadı. Ancak yazmanın sağaltıcı bir etkisi oldu benim için… Okumanın da öyle olmasını dilerim…

Bu kitap, bir çeşit ifşa çabası. İçine doğduğumuz bu ataerkil dünyanın biz doğmadan çok önce bizim için sinsice kurguladıklarını, biz fark etmeden bize yutturduklarını görünür kılma girişimi.

Bu bir kişisel gelişim kitabı değil, her ne kadar kendi kişisel gelişim yolculuğumu anlatsa da… Bir tavsiye kitabı değil, her ne kadar el yordamıyla keşfettiğim bazı çözüm önerilerini ortaya koysa da… Araştırmayı seven, anneliğin tarihine, teorisine ilgi duyan bir kadının, tecrübeleriyle harmanladığı kişisel, öznel araştırmaları ve tahlilleri bunlar. Bir “bence” kitabı bu, kendine dönük bir keşif sürecinin, bazı çıkarımların ortaya dökülmesi…

Bu noktada, editörüm Aslı (Güneş) devreye girdi. Aslı’nın feminist alandaki birikimi ve tecrübesi bana, kitabın ortaya çıkış sürecindeki en büyük güveni verdi.

Bu kitabın ortaya çıkması için, bilinçli olarak ya da olmadan el veren, yukarıda birkaçının ismini zikrettiğim kişiler oldu. Kendilerine kitabın sonunda teşekkür ettiğim için burada tekrar etmeyeceğim, ancak kapağına emeği geçen kişileri anmasam olmaz.

Bundan birkaç sene önce, Almanya’da yaşayan bir okurum bana bir mesaj gönderdi ve bir kanaviçe işlediğini, bana göndermek istediğini söyledi. Burcu Uçaray Mangıtlı’nın işlediği kanaviçe, benim küçük feminist isyanımı dile getiren ve ben farkında olmadan slogan haline dönüşen bir etiketi yansıtıyordu.

Burcu’nun bu işlemesinin, zarif ve emek isteyen bir el işi olmasının ötesinde bir anlamı vardı. El işleri, özellikle nakış işleri, yüzyıllar boyunca kadınlara ait bir emek olmuş, Batı’da sanayi devrimiyle birlikte eve kapatılan kadının “hoşça”, “uysalca”, kısacası “kadınca” vakit geçirmesine fırsat verirken, aynı zamanda ona kendini ifade etmek için bir kapı da aralamış, bir çeşit direniş ve isyan aracı olmuştu. Bugünlerde “feminist nakış” olarak adlandırılan bu zanaat, kadınlara atfedilen çiçek, böcek, kalp gibi işlemelerin ardında, ataerkiye dönük isyanları dile getiriyordu. (Meraklısına şu iki -İngilizce- yazıyı öneririm: Embroidery as Record and Resistance ve Women Are Turning to Embroidery as a Form of Resistance).

Burcu’nun, bana gönderdiği günden beri evimizin başköşesinde duran bu zarif işlemesi, zarafetin ardında barındırdığı direnişle birlikte yeni kitabımın kapağına ilham verdi. Feminist aydınlanma yolculuğumu anlattığım, “kendi küçük feminist manifestom” dediğim kitabımın kapağı da böyle olmalıydı.

Uzun araştırmalar, tartışmalar, hesaplamalar ve tasarımlar sonucunda, babamın büyük bir dikkatle oluşturduğu şablonu annem aynı dikkatle işledi.

Tasarımcı Serçin Çabuk, bu işlemeyi hayalimden de güzel bir kitap kapağına dönüştürdü.

Annemle babamın, bu kitabın kapağını oluşturmuş olmaları, benim için bir başka önem daha taşıyor.

Bu kitapta, daha önce kimseye anlatamadığım, en çok da yıllarca onlara söyleyemediğim bazı şeyleri anlattım ben. Bunları dile getirmek de, dile getirdikten sonra onlara okutmak da, kolay olmadı benim için… Ancak bu, “sağaltıcı oldu” dediğim şeyin ta kendisiydi; ki sadece okumakla kalmayıp, parçası oldukları bir hikâyenin yayımlanmasını desteklemeleri benim için çok anlamlıydı.

Dolayısıyla ilmek ilmek işlenen bu kapak, hem ardındaki yoğun yazma sürecinin, hem de ona eşlik eden bir iyileşme yolculuğunun da vücut bulmuş hali aynı zamanda… Sanırım okuyanlar daha iyi anlayacaklar ne demek istediğimi…

Üç seneden biraz uzun bir süre önce kitabın başına oturduğumda, “Kitabın içeriği henüz belli değil ama ithaf kısmı belli” demiş ve kitabı BlogcuAnne okurlarına ithaf ettiğimi söylemiştim.

Ancak üç senenin sonunda kitap bittiğinde, bu ithafımı biraz genişletirken, tek bir ismi öne çıkarma ihtiyacı hissettim. Kendilerini kitabın sonundaki teşekkür kısmında andığım BlogcuAnne okurlarının buna anlayış göstereceğini biliyorum.

Bu kitabı yazarken tenisçi dirseği oldum, boynumu yamulttum, belimi kilitledim. Duygusal olarak inişler çıkışlar yaşadım, pandeminin de etkisiyle hayatımda ilk kez antidepresan kullandım. Sigaraya başladım, sigarayı bıraktım; kimi zaman çayın, kimi zaman kahvenin, kimi zaman şarabın desteğiyle yazdım. Ama en çok düşündüm, okudum, sordum, sonra tekrar düşündüm ve bunu yaparken de hep kalbimi ortaya koydum.

Meğer Ben Feministmişim, bugün itibarıyla online kitapçılara ulaşmaya başlıyor; birkaç güne kadar raflarda da yerini almış olacak. Küçük bir bölümünü şuradan okuyabilirsiniz.

Yazma sürecimin en mahrem anlarına eşlik eden canım Meriç, kitabın sonuna yaklaşırken ve bitirmekten korkarken ben, “Sen üzerine düşeni yaptın. Sen yazacağını yazdın. Bundan sonrası okurun” diyordu bana…

Öyle… Bundan sonrası okurun…

Dilerim benim kendi küçük feminist isyanım, başkalarının da benimki gibi aydınlık yollara çıkmalarına vesile olur…

Lanet Karı

Komşunun “sen kendini uzak tutuyorsun” demesinden gına geldi. Teyzem ben apaçiyim gözün mü görmüyor, hiç kocakarı muhabbeti yapacak tip var mı bende diyeğmeğdiğğmmmmm ama ramak kaldı. Bir de evden çıkmadığımı iddia ediyor. Deyzem bizim kapının önünde mi yatıyorsun deyzeğğmmmmm, ne biliyorsun.

Korkmuş biri

Bu son itiraflar beni çok korkuttu. Gerçekten biz ne zaman bu hale geldik kadınlar olarak. Yorgun olabiliriz ama umutsuz asla..Kadın deyince benim aklıma kıpır kıpır her şeyden mutluluk çıkarmayı bilen, dünyayı yerinden oynatacak güce sahip bir canlı geliyor. Biz gülersek tekrar baharlar gelecek, çiçekler yeşerecek çocuklarımıza can suyu olacağız. Her şeye rağmen, düşüncesiz erkeklere rağmen…

Unicorn

Üst kat komşumuz tam bir pislikti, bize hep sorun yaşatıyordu. Lisede en iyi arkadaşıma anlattığımda adam imam diye “onlardan zarar gelmez” diyip bana karşı tanımadığı adamı savunmuştu. Şimdi evlendi,umarım zihniyeti değişmiştir yoksa bu kafayla çoluğunun çocuğunun vay haline.

oyuncu

eşim tam bir oyun bağımlısı.uykusuz ve aç kalır ama oyunsuz duramıyor.her boşlukta bilgisayara koşuyor.ne benimle ne de kızımla ilgisi yok.bu gidişle evlilik bu yuzden bitecek.yüzümüze bile bakmıyor

Eyy zaman

En az hatırladığım 8 yıldan beri bloğu okuyup buraya yazıyorum. Ara ara açıp hemcinslerimin dertlerinde bi değişiklik var mı diye bakacakken kendim geliyor aklıma, var mı değişiklik, yok o zaman yazmaya devamke 🫶

Merdivensiz kuyu 3

Edebildiğim tek yer burası. Bunları yazarken eşim ve oğlum uyuyor. Eşim ağladığımı duysa ağlamam bile suç. Onu rahatsız ettiğim için suç. Üzüldüğüme zerre üzülmez. Gerçekten nasıl olduğum ile şimdiye kadar kimse samimi olarak ilgilenmedi. Evladıma kıyabilsem belki son veririm ama kıyamıyorum. Ama bazen o bile benim için yeterli bir sebep olacakmış gibime gelmiyor. Korkuyorum. Ama o malum son beni